3.1 PHILLIP LIM
15 Mart 2010 Pazartesi
28 Şubat 2010 Pazar
Uyku ile uyanıklık arasında bir şey
Çok düşünemiyorum.
Dürüst de olamıyorum.
Bu aralar, üzgünüm.
Eğer kendime gelirsem ilk fırsatta, bazı saçmalıklardan
bahsedebilirim ya da kararsızlıklarımdan.
Ama eminim renkli dergi sayfalarına ordan da beğendiğim, sahip olmak istediğim ya da hayran kaldıklarıma dalıcam kendime geldiğimde..
Soluk almak gibi..
Bugün pazar. Pazarı pazar gibi yaşamaya gidiyorum şimdi.
Bir hürriyet, bir Habertürk yanına bal kaymak ve çay. Sonra spor... Akşam olmuştur heralde.
Byee....
Dürüst de olamıyorum.
Bu aralar, üzgünüm.
Eğer kendime gelirsem ilk fırsatta, bazı saçmalıklardan
bahsedebilirim ya da kararsızlıklarımdan.
Ama eminim renkli dergi sayfalarına ordan da beğendiğim, sahip olmak istediğim ya da hayran kaldıklarıma dalıcam kendime geldiğimde..
Soluk almak gibi..
Bugün pazar. Pazarı pazar gibi yaşamaya gidiyorum şimdi.
Bir hürriyet, bir Habertürk yanına bal kaymak ve çay. Sonra spor... Akşam olmuştur heralde.
Byee....
21 Şubat 2010 Pazar
Asla pişman olma! Pişmaniye yesen bile...

Bugün bir saat spor yaptım.
Sonra eve gidip, 4 parça bitter çikolata ve 3 tane pişmaniyeyi mideye attım.
Akşam yemeğini saymıyorum bile...
Manyak mıyım neyim?
Umutsuz bir vaka olduğum kesin de...
'Asla pişman olma' demiştim bir zamanlar. Hala öyle düşünüyorum ama emek verip, sonra nefsine yenilmek hoş değil.
Neyse kimse benden Ebru Şallı olmamı beklemiyor değil mi?
İstesem de olamam. Önce beyin hücrelerimden bir kısımını feda etmem gerek sanırım.
Nasıl da nefret kustum kadına. Buna alınacağını sanmıyorum.
Üzgünüm Ebru, arada seni de harcadım. Ama tanışsaydık da birbirimizi sevmezdik nasıl olsa!:)
Bu arada klasık pazar akşamında işe gitmek içini geri sayıma başladım.
Yatmadan önce yeni boyattığım saçlarıma fön çekmeliyim. Sonra hemen uyumalayım.
Sabah makyaj yapmak için servisi kaçırmayı da göze alamam.
Evlendikten sonra güzel görünmek konusunda daha fazla hırs yaptığımı
fark ediyorum şimdilerde... Acaba bir depresyon belirtisi mi?
Bol sorulu postumu burada noktalıyorum.
Sevgiler,
Celementine...
p.s: mektup yazmayı sevdiğiimi hatırladım.
18 Şubat 2010 Perşembe
Sonum Markafoni'den olacak

Bu aralar kendimce sıkı yönetim ilan etmiştim.
Alışveriş merkezlerinden uzak bir yaşam nasıl olur onu deniyordum.
Aslında alışverişsiz bir yaşam diyelim.
Gelecek kaygısı olan her yetişkin gibi, dönem dönem bizim de 'artık kemer sıkmalıyız, her gördüğün şeyi al al nereye kadar...' türünde konuşmalarla kendimizi motive ettiğimiz oluyor.
Gelecek kaygısı olan her yetişkin gibi, dönem dönem bizim de 'artık kemer sıkmalıyız, her gördüğün şeyi al al nereye kadar...' türünde konuşmalarla kendimizi motive ettiğimiz oluyor.
Ama etkisinin pek uzun sürdüğünü söyleyemem.
Çünkü alışveriş merkezlerinden uzak dursam da sanal alemde para harcamaya devam ediyorum.
Bu da yeni keşfim. Unutmayalım ki, farkındalıkta olgunluk kazanmada büyük bir aşamadır.
Bu da yeni keşfim. Unutmayalım ki, farkındalıkta olgunluk kazanmada büyük bir aşamadır.
Neyse,, içimdeki o kocaman alışveriş açlığını farkında olmadan markafoni'den karşılamaya başladım.
Neler aldığımı söylemeye utanıyorum.
Siparişler geldiğinde doyuma ulaşmış olacağımdan, vicdan azabımın gııırç gııırç eden sesi de susacak.
etsy gezmesinden aklımda kalanlar

Kış bitti bitecek benim aklım hala atkılarda, şapkalarda, pofidik yünlerden yapılmış bir sürü harikada kaldı.
etsy'e en son baktığımda şu aşağıda gördüğünüz şahane için harekete geçtim.
Açıkçası sipariş edip, taaaa dünyanın bir ucundan getirmeyi düşünmedim.
İnsanların emeğine sonsuz saygım var. Ama adını bile bilmediğim bir yerden $82.oo USD verip bu boyunluğu getirmek benim için biraz lüks olacaktı.
Ben de modeli kayınvalideme gösterdim. Ne yapacağını bilen hünerli eller benim için çalışmaya başladı. Bitmesine de çok az kaldı. Sabırsızlanıyorum.
Tabii bu gazla etsy'e daldıkça daldım.
Etiketler:
atkı,
örgü,
örgü modelleri
31 Ocak 2010 Pazar
Aklımdan geçti soruyorum; Sırt çantanızda ne var?

Siz hiç sadece bir sırt çantasıyla yaşamayı düşündünüz mü?
İki tişört, bir kazak, bir pantolon, belki bir kitap ve uyku tulumu ya da biraz daha büyük bir çanta ve çadır. Hepsi bu kadar. Zaten daha fazlası da sığmaz.
Benim bir dönem çok istediğim ama gerçekleştiremediğim türde birşey...
Her neyse.İki tişört, bir kazak, bir pantolon, belki bir kitap ve uyku tulumu ya da biraz daha büyük bir çanta ve çadır. Hepsi bu kadar. Zaten daha fazlası da sığmaz.
Benim bir dönem çok istediğim ama gerçekleştiremediğim türde birşey...
Bütün bu eski düşünceler aklıma izlediğim bir film üzerine geldi.
Bu yıl Oscar'a da aday gösterilen 'Up In The Air'da kahramanımız bol bol seyahat eden,- çoğunlukla uçakla,- aile yaşantısı ve ev hayatı olmayan biri.
İşi, adam kovmak. Profesyonel adam kovucu,, yani toplu işten çıkarmalarda büyük bir firmaların yardım aldığı bir şirkette işini ehliyle yapan bir uzman.
Cansıkıcı bu meslekten yakınmıyor. Evi, karısı ya da çocukları olmadığı için sızlanmıyor. Hep seyahat ettiği için mutsuz değil. Tam tersi,, tüm bunlardan ayrı bir haz alıyor.
Yaşam tarzı onun hayat felsefesi. Hatta bu konu üzerine seminerler veriyor.
Tabii işler sarpasarıyor ama benim aklım seminerde yaptığı konuşmada takılı kalıyor.
"Sadece bir sırt çantasıyla yaşayabilir miyim?" Soru bu.
Şöyle diyor;
"Sırt çantanız da ne var?
Hayatınızın ağırlığı ne kadar?
bir an için bir sırt çantası taşıdığınızı düşünün
Çantanın askılarını omuzlarınızda hissedin.
Şimdi hayatınızda ne varsa o çantaya doldurun.
Küçük şeylerle başlayın. Biblolar, koleksiyonlar...
Eklenen ağırlığı hissedin.
Sonra daha büyükleri koyun. Yatak, yorgan, dolap... Evinizi de koyun.
Şimdi yürümeye çalışın.
Zor gibi değil mi?
Her gün yaptığımız şey işte bu.
Kendimize o kadar ağırlık bindiriyoruz ki hareket edemez oluyoruz."
Konuşmanın sonunda çantayı yakmayı öneriyor ama kurtarılabilecek son bir şey olsa hangisi olurdu diye soruyor.
İşte burada çocukluk anılarım devreye girdi.
Küçükken en büyük korkum evimizde bir yangın çıkması fikriydi.
Herkesi dışarı çıkardıktan sonra evden ne alırdım? Bunu cidden düşünürdüm.
En sevdiğim kitabımı, en sevdiğimi hırkamı, günlüğümü, kumbaramı....??
Elim kolum dolardı. O yüzden asla vazgeçemeyeceğim tek bir şey olmalıydı. Ama karar veremeden kendimi kapının önünde bulurdum. Hiçbir şeyi kalmamış bin insan olma duygusunu hayal ederdim. Sağlıklısın ama sana ait olan hiçbir şey kalmamış. Korkunç bir boşluk duygusu...
Benim için bir kabus senaryosu olan bu fikir birilerinin bilinçli yaşam tercihi.
Elim kolum dolardı. O yüzden asla vazgeçemeyeceğim tek bir şey olmalıydı. Ama karar veremeden kendimi kapının önünde bulurdum. Hiçbir şeyi kalmamış bin insan olma duygusunu hayal ederdim. Sağlıklısın ama sana ait olan hiçbir şey kalmamış. Korkunç bir boşluk duygusu...
Benim için bir kabus senaryosu olan bu fikir birilerinin bilinçli yaşam tercihi.
Bir sırt çantası kadar eşyayla dünyayı dolaşanlar var.
Şimdi ben geriye baktığımda eşyalarımdan vazgeçsem bile beni ben yapan kitaplarımdan, fotoğraflarımdan, her akşam oturduğum koltuğun bana has konforundan vazgeçemeyeceğimi görüyorum.
Varmaya çalıştığım nokta şu, modern hayat bizi eşyaların esiri yapmış olabilir ama sadece bir sırt çantasıyla da ömür geçmez kimse kusura bakmasın.
Şimdi ben geriye baktığımda eşyalarımdan vazgeçsem bile beni ben yapan kitaplarımdan, fotoğraflarımdan, her akşam oturduğum koltuğun bana has konforundan vazgeçemeyeceğimi görüyorum.
Varmaya çalıştığım nokta şu, modern hayat bizi eşyaların esiri yapmış olabilir ama sadece bir sırt çantasıyla da ömür geçmez kimse kusura bakmasın.
İşte aklımdan geçenler ve klavyemden dökülenler...
Etiketler:
Film,
film keyfi,
film yorumu,
havadan sudan,
Sinema,
up in the air
29 Ocak 2010 Cuma
Yeşilçay kafa yapar mı?
Bu soruyu ciddi ciddi soruyorum.Bugün üç bardak yeşilçay içtim.
Tadına bayıldığım için değil, zayıflamaya ve yağ yakımına
yardımcı olduğu söylentileri için tabii ki...
Tadına alışmaya başladığımı söyleyebilirim. Ama bir sorun var ki, o da ikinci
yeşil çaydan sonra peltek peltek konuşmaya başlıyorum.
Her şeye güldüğüm, hafif çakır keyif bir hal bu...
Bendeki yeşilçay takıntısı okuduğum bir haber üzerine başgösterdi.
ABD ya da İngiltere'de, tam olarak hatırlamıyorum. Teyzenin teki günde iki bardak yeşilçay içerek bir ayda 8 kilo vermişşşş, bakmış süper gidiyor... Gel zaman, git zaman bu sayı 20'ye çıkmış. Sanırım yemek olayını da kesmiş olacak ki, teyze bir süre sonra 30 kiloya inmiş. Sonuç, anoreksiya hastalığı... Ölümlerden dönmüş kadıncağız.
Benim amacım ölümcül bir noktaya varmak değil. Ancak beslenmem özen gösterdiğim gibi bana ekstra hız kazandıracak bazı şeylere de ihtiyacım var.
İnternetten biraz araştırdığıma göre, yeşilçay pek çok derde deva.
Ama kafa yapıp yapmadığı konusunda bir bulguya rastlamadım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











