06 Temmuz 2009 Pazartesi

Dünyanın en güzel yeri mi desem....
İşte ben ordayım şu an:)


'Keşke' dememek için aldım seni yanıma bilgisayarım.

'Keşkelerle' aram hiç iyi değil. Hele bu aralar hiç tahammülüm yok pişmanlıklara, hayıflanmalara.

Yanımdayken sana kul köle olacağımı düşündüm. Belki de tatilimi mahvedecektin.
Büyük riskti bu açıkçası. Ama yanıldım. YANILDIN. Ben o çılgın noktada değilmişim onu anladım.

Masmavi deniz dururken karşımda kapansaydım odama, İstanbul'a dönünce ilk işim tedavi olmak için uygun bir merkez aramaya başlamak olacaktı.

Efendim, bu satırları hafif yanmış tenim, gerilmiş yüzüm, ıslak saçlarım ve üstümdeki mahoş yorgunlukla, akşam yemeğine kadar sahip olduğum kısacık sürede yazıyorum.

Şu ömrü hayatımda beni en mutlu eden mekanda, Kaş'tayım... Buraya ilk geldiğim yılı asla unutamam. Zorlu bir yolculuktan sonra kendimi cennette bulmuş gibi hissetmiştim. Hayatımın en güzel tatillerinden biriydi.

Sonra sevdicekle birlikte geldik. Ve 3 yıl sonra evli bir çift olarak yine burdayız.

Kaş yine güzel, yine keyifli. Ama değişmiyor, kirletilmiyor desem yalanın alasını söylemiş olurum.

İlçeye girer girmez bir inşaat karşıladı bizi.

Deniz doldurulmuş, yeni bir marina inşa ediliyor.

Ne kadar görmezden gelmeye çalışsam da, şu gerçeği kabullenmeliyim ki; DENİZ KİRLETİLMİŞ.

Herşeye rağmen Türkiye'nin en güzel sahili, en keyifli yolları, en şahane koyları burada.

Ama ne kadar daha böyle kalır bilmem.

Tatilde olduğum için- bu cümleyi zevkle yazıyorum- bloguma gerekli ilgiyi gösteremeyeceğim. Artık kusuruma bakmazsınız.

Sevgiler...

Not: Esnaf da sahtekar olmuş! :( Taksiciler burada da kazıkladı.

30 Haziran 2009 Salı

Kedi sevdası!


Atsam atamam, satsam satamam.
Ne yapacam ben bu zat-ı muhterem ile.
Eee sevdik bir kere, gönül verdik. Orası tas tamam.
Ama bu kadar zıt olunmaz kı..
'Ben gelecek, yatırım, para, ev' diyorum. O, 'kediiii' diyor.
Ben 'tatil'diyorum. O yine 'kediiii' diyor.
Ben 'evimiz müsait değil', 'yeni ev' diyorum. O hala 'kedi' diyor.
İki yıldır direniyorum.
Isararla bu evlilikte, 'en tüylüsünden bir üçüncü gerek' diyor. 'Hazır değilim' diyorum, anlamıyor. Yani bu kedi sevdası hiç bitmiyor.
Tamam ben de seviyorum, o küçük tüylü şeyleri...
Ama öyle ki, sanki kedi eve gelecek ben gidecekmişim gibi hissediyorum.
Onlar böyle bir sevgili bir sevgili olacaklar, ben ezik ezik oturacam.
Tv izlerken kediyi sevecek. Eve gitmek için kediyi bahane edecek. Ya oyun konsollarıyla oynayacak, ya da kedisini sevecek.
Kedi de onu sevecek zaten.
Kendimi çocuğuna evcil hayvan aldırmayan gaddar ebeveynler gibi hissediyorum bir yandan. Halbu ki ben çok kızardım öylelerine..
Diğer yandan ne kadar dirensem de kaçınılmaz sona yaklaştık sanırım.
Ya ben ne yapcam ya? Ya kedi sevmez ise beni. Evi de sahiplenir o şimdi!!

Emma Watson, yıkıl karşımdan!


Şimdi Harry Potter hayranı bir sevdicekle birlikte yaşayan biri olarak serinin bir filmini izlemediğimi ve kitabını dahi okumadığımı utanarak itiraf ediyorum.

Aaaaa, durun bir dakika birini seyretmiştim. 5. filmdi galiba, Kanyon'da galası vardı. Filmin bazı oyuncuları da gelmişti. Çoluk çocuk tepiş tepiş, çığlık çığlığa.. Ne olduğunu anlamamıştım. Biraz Fransız kalmıştım. Hatta kendimi Müslüm Gürses konserine giden bir Fransız gibi hissetmiştim. O kadar yani.
Pek de bişey anlamamıştım filmden. Ama sevdicek dedi ki, 'şu Hermione var ya, bak dikkat et bu kız büyüyünce çok güzel kız olacak'!



Sinir oldum işte ben kıza,, gel zaman git zaman, karşıma her çıktığında 'amaaan bu ne ya Keira Knightley çakması işte' dedim durdum.

Ama malesef, zaman sevdiceği haklı çıkardı.

Emma Watson, 19 yaşındaki bir kız için oturaklı, aklı başında ve hayli 'güzel' bir kıza dönüşmüş.





Son olarak ELLE dergisinin kapağını O süslüyor. Ve ben artık hor görüp, tü kaka etmek yerine takdir ediyorum arkadaşı. Güzel ve farklı fotoğraflar olmuş. Aslında fotoğraflar çok özel değil ama Emma Watson, her zamanki hallerinden çok farklı görünüyor.

Burberry'nin yeni yüzü olarak karşımıza çıkan karelerde bu kadar iddialı görünmüyordu.

Gerçi çok da iddiası yokmuş. Okuyacakmış. Parada pulda, hele hele daha fazla şöhret olmakta gözü yokmuş!!! Aferin kıza..

28 Haziran 2009 Pazar

Michael Jackson

Vaaaay beee o da öldü heeee... İnanılmaz.

Eeee insanın doğasında var. Doğarız, büyürüz ve ölürüz.

En büyük yanılgı, büyük yıldızların hiç ölmeyeceğini düşünmektir.
Haliyle onlar da ölüyor. Çoğu zaman ani ve sıradan şekilde.
Beni sıradanlığı mı şaşırttı bu ölümün bilmiyorum ama bir yıldızın önce parlaklığını yitirmesi, sonra yalnızlığa gömülmesi ve ardından ölüm haberinin gelmesi hepten trajik oldu.




Ben Michael Jackson'ın yeniden parladığı bir döneme şahit olacağımı hayal ediyordum.

O da kendi adına bunu planlıyordu. Yoksa jübilesi için 50 konserlik bir turne tertiplemez, o ilaçlara da ihtiyaç duymazdı.

Yeni nesile iyi mesajlar bırakamadan göçtü bu dünyadan.

Geride büyük prodüksiyonlu video klipler, efsane olmuş bir dans -moonwalk- ve müthiş sahne kostümleri kaldı.

Şimdi kliplerini izlerken, 'vaay bee süpermiş' diyorum. Sahnede ne kadar güçlü ve kendinden emin. Ne yazık ki son yıllarda pek öyle görünmüyordu.
Kıssadan hisse;
Ben hangi yılda olursak olalım, karşıma çıkan Michael Jackson kliplerine sanki ilk kez izliyormuş gibi pür dikkat kesileleceğime eminim.

21 Haziran 2009 Pazar

Önce SAĞLIK!


Öfkem dindi, sağlığım yerine geldi.

Artık yazabilirim.

Hemen söylemeliyim ki, öfkeli olduğum için sağlıksız değildim.

Sağlığıma kavuşmak isterken öfkelendim.

Neredeyse, baş ağrısıyla hastaneye gidip, amansız bir hastalığa yakalandığını öğrenen biri olacağımı düşünmeye başlamaştım.

Bu his bir cumartesi günü tam 4 saat, + 2 tam gün sürdü.
Hiç geçmeyen bir baş ağrısı ne olabiridi? Migren ya da daha tehlikeli bir şeyler?
Durumu ciddiye alıp, ismi lazım değil, o özel hastaneye gittim.
4 doktor gördüm. Nöroloji, kulak-burun-boğaz, göz ve iç hastalıkları...
Doktorların tümü ilgiliydi.
Biri hariç, o beni gereksiz bulmuştu.
Bence haklıydı. İşte o zaman sinir olmaya başladım.
Tomografi çektirdim. Kan testleri yaptırdım. Göz alan taraması yaptırdım.
Peki bu karaciğer işi nereden çıktı?
Her doktor için ayrı ücret, sigortamın reddettiği testler için ayrıca bir ton para ödedim.

Baş ağrısıyla gidip, Hepatit B testi ya da şeker testi yaptıran kaç hasta vardır?

İşte o yüzden beni en son gören iç hastalıklar uzmanı doktor, gereksiz olduğumu hissettirdi.

'Bence birşey yoktur amaaaaa' dedi ve şeker de dahil yaklaşık 20 tane test ile bir karaciğer ultrasonu istedi.
Birşeyler yanlıştı ama hasta olan herkes gibi savunmasız, 'ya birşey varsa, diğer doktor rengimin anormal olduğunu söyledi. Gidip yaptırmalıyım' dedim.
O cumartesi günü, o büyük, lüks hastanede oradan oraya koşturdum.
Randevularım birbirine çakıştı. Tomografi için iki saat beklemek zorunda kaldım. En önemlisi çok endişelendim. Korktum.

Teşhisi kulak burun boğaz doktoru koydu; Sinüzit...

İki gün sonra da karaciğerimle ilgili endişelerim son buldu. Doktora telefonla ulaştım, -ki zaten kendisi gelmeme gerek olmadığını söylemişti?!
Herşey normaldi. Sonuçlarda bir olumsuzluk yoktu. Kullandığım ağrı kesiciler, karaciğeri olumsuz etkilemiş. Yani geçici birşey... Sevindim. Sağlıklıyım.
Ama sanki baya bir kazıklandım. İşte öfkemin nedeni. Büyük ihtimalle sigortanın da kara listesine girmişimdir. 'Parayı düşünme, herşeyin temiz çıktığına sevin' diyor sevgili eş, haklı da..
Ne demişler ÖNCE SAĞLIK!
Bu kısmı doğru ama bile bile sömürülmek, en savunmasız, en endişeli anında sırf sigorta ödeyecek diye gereksiz testlerden geçirilmek... İşte hazmedemediğim bu!

Dünya tersine dönse...

Bir iş kadını ve bir ev adamı...
İşte 'dünya tersine dönse ancak böyle olur' dedirtecek türden fotoğraflar...
Kendini işine adamış bir kadın ve ev işleri ile çocukların bakımını üstlenen bir erkek.
Hangisinin işi daha zor acaba?
Cevap belli aslında ama neyse...

Milla Jovovich ve Chris North, Harper´s Bazaar için bu aileyi yaratmış. Komik ve ironik bir çalışma olmuş bence...

Bazılarının bu fotoğraflara bakarken içinin yağları eriyebilir:)








Fotoğraflar: trendy

11 Haziran 2009 Perşembe

Güzel anlarım Part I
Alaska Frigolu mutluluk


Hep kötü şeyler yazdığımı fark ettim.
Halbuki iyi şeyler de oluyor.
En küçüğüyle başlıyorum.
Baş ağrısıyla kıvranıp, kendimi açlığın kollarına atmışken, alaska frigoooo sesiyle irkildim.
Sadece ben değil, sevgili de dondu kaldı.
TV'nin sesini kıstık. İkimizde duyduğumuz şeyden emin olmaya çalıştık.
Gerçekti.
Alaska Frigocuuu evin önünden geçiyordu.
O ona kadar hiç birşey yiyecek halim yoktu.
Ama alaska frigoydu bu. Bu fırsatı kaçıramazdım.
Kalkmış bizim evin önüne kadar gelmiş.
Geri çevirmek olmaz. Çıktık cama, 'kardeş bize iki tane dedik'.
Neyse geldi alaskalar, bi heyecanla açtım.
Sonra benim sevgili kocam, durdu ve bombayı patlattı; 'Ya içine ilaç katıp, bizi uyutacaklarsa!' Valla aynen böyle dedi.
Ben de kala kaldım bir süre, sonra 'yok canım' filan dedim ama, bi yandan da 'harbi olur mu olur diye' geçirdim içimden.
O düşünürken ben yemeğe başladım.
Fedakar insan, evinin erkeği, kalbimin sahibi, bizi korumak için yemedi alaskasını attı buzdolabına, 'ben de yarın yerim' dedi.
Onu da ben yiyeceğim bugün. Haaa haaaaaayt!